4 Ekim 2013 Cuma

PRE ROLL ÇILGINLIĞI

     Sanırım aylardan hatta yıllardan beri yazmadığım meşhur "... nedir" başlıklı bir yazımla tekrar sizlerleyim:) 

    Öncelikle pre roll herkesin düşündüğü gibi insanları gıcık eden video öncesi gösterilen bir display reklam değil, aslında inanmazsınız pre roll sevimli, güzel bir şey olabilir. 

    Ancak gel gelelim ülkemizde merakla, bir an evvel izlemek istediğimiz neredeyse her videonun önünde ısrarla kullanıldığından bu sevimli yönünü bir türlü göremiyoruz. İşin anlamsız yönü, az sayıdaki istisna hariç tüm pre roll'lar reklam filmlerinin aynısı olduğundan tüketici zaten tv'de defalarca maruz kaldığı reklam filmine bir kez de izlemek istediği video öncesinde maruz kalınca "close this ad" yapmak için saniyeleri sayıyor. Diğer bir olumsuz yön ise aşağıdaki görselde olduğu gibi video ve pre roll arasındaki ilişkinin dikkate alınmaması. Bu noktada pre roll kullanımı için beğendiğim dünyadaki neredeyse tek örnek uefa.com'da yayınlanan Heineken pre roll'ları:


30'LU YAŞLARA MESAJ

     Zaplarken "Buradan 30'lu yaşlarıma sesleniyorum" sözünü duyunca her insan ister istemez zaplamayı kesip "bu nedir ya acaba" diye birkaç saniye ayırmıştır. Kuşaktaki bu ayrılma Fiat 500L reklamını benim için oldukça başarılı yapıyor.

     Reklamı izlediğim ve ben 30'lu yaşlarıma (şu an 25'im) nasıl seslenirim diye bir an düşündüğümde Facebook'tan gelen yeni bir bildirim bana cevabı vermiş oldu: Düğün, nişan event davetlerini Facebook'tan gönderme ve düğün, nişan fotoğraflarından garip garip albümler oluşturma.

    Telefonuma gelen bildirinin 15 yıldır görmediğim bir ilkokul arkadaşımdan geldiğini bu arkadaşımla da ilkokulda samimi bile olmadığımı söylemek isteyip buna benzer bildirimlerin son aylarda oldukça fazlalaştığının altını çizmek isterim.

    Öncelikle düğün, nişan vs. tanıdık, samimi olan arkadaş ya da akrabalarıyla yapılan oldukça önemli bir kutlama değil midir, sonrasında sosyal medyanın hayatımızın içine girip pek çok şeyi yerinden oynatmasına bayılıyorum ama bu yerinden oynatma belli bir mantık sınırı içinde olmamalı mı? Bu noktada son olarak kime denk gelecek bilmiyorum ama günün birinde bu tarz davetlerin birine "daha çok takı takılmasını istediğiniz ve beni de müstakbel takı takabilecek biri gördüğünüz için mi bu daveti bana gönderdiniz" sorusunu event gönderene yöneltiyor olacağım.  Bence sosyal medyayı sevelim, koruyalım güzelleştirelim ama o paylaş butonuna basmadan son bir kez düşünelim.


27 Ağustos 2013 Salı

GREAT PLACE TO WORK® - EN İYİ İŞVEREN ARAŞTIRMASI

     Günümüzde başarıyı getiren faktörlerin başında şüphesiz iyi ve mutlu bir ekiple çalışmak geliyor. İyi ve mutlu kavramları birbiriyle oldukça bağlantı olduğundan iyi olan ekipler çalıştıkları ortamda mutluluğu bulamazsa yönetici kadrosu ve alt kadrolar ne kadar iyi olursa olsun verimlilik ve süreklilik sağlanamıyor. İyi ve mutluluk aynı anda olduğunda ise başarı büyük ölçüde yakalanıyor.  Bu durumun son örneği benim de yıllar önce staj yaptığım Axa Sigorta'nın hem yıllardır Türkiye'nin en beğenilen sigorta şirketi olması hem de Great Place to Work® Enstitüsü tarafından ülkemizde ilk kez gerçekleştirilen araştırmada 501 ve üzeri çalışanı bünyesinde barındıran şirketler kategorisinde Türkiye'nin en iyi işvereni olduğunun açıklanması oldu.
     1981 yılından bu yana ülkelerin en iyi işverenlerini belirlemek amacıyla Great Place to Work® Enstitüsü tarafından 49 ülkede yapılan En İyi İşverenler Araştırması bu yıl ilk kez Türkiye'de düzenlenmeye başlandı. Çalışan memnuniyetini bir kenara koyarak başarıya ulaşmak isteyen pek çok kuruşulun olduğu ülkemizde bu ödülün verilmeye başlanmış olmasını oldukça önemseyip gelecek yıllarda kuruluşların günümüzün rekabet ortamında rakiplerinden ayrışmasını sağlayacak bir etken haline geleceğine inanmaktayım. Bu noktada her paydaşı için memnuniyet odaklı bir anlayış benimseyen Axa Sigorta'nın Türkiye'deki diğer kuruluşlar için de büyük bir örnek olduğunu ve bu başarının hem geleneksel hem digital medyaya geniş çaplı taşınması gerektiğini düşünüyorum.



     

     

28 Temmuz 2013 Pazar

ÇAYI VE ÇAY BARDAĞINI MARKALAMAK

     Blogumu açtığım ilk günden beri link edeceğim bir reklam bulup çay ve çay bardağını markalamayı hep yazmak istemişimdir. Lipton'a yeni demlik çay poşeti reklamıyla bana bu imkanı verdiği için teşekkkürü bir borç bilirim.

     Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazım Lipton'un son reklamının yorumlaması değil reklamın packsot'ında görülen çay ve özellikle çay bardağından yola çıkarak Türkiye'deki çay kültürüne dair fikirlerimin paylaşılması olacak:

     İspanya'da Chufa, İsviçre Rivella, İtalya'da Espresso ünü dünya dışına çıkmış içecekler. Dünya'da bir Çin restaurantına gidip Espresso isterseniz size Roma'daki şekilde sunulurken biz Türklerin ise gün içinde en çok tükettikleri içeceklerden olan çayın ise bırakın dünyayı Türkiye'de bile belli standartı maalesef yok. Türkiye'deki tüm kafelerde, restauranlarda, iş yerlerinde vs. mekanlarda çay farklı bardaklarda ya da şekillerde tüketiciyle buluşuyor. Bunun yanı sıra kullanılan malzemeler de yerden yere farklılık gösterdiğinden çayın tat ve kıvamında da bütünlük bir türlü sağlanamıyor. Espresso, Rivella ve Chufa'ın ise tüm dünyada hem sunum şekli hem de içinde kullanılacak malzemeleri net bir şekilde belli olduğundan dünyanın her yerinde aynı şekilde bir hizmet almak mümkün.

   Bu noktada Lipton'ın son reklam filminin packshot'ında ve çeşitli key visuallarında kullandığı, adını bilmediğim çay bardağı, çok ciddi şekilde irrite etmekte beni. Lipton'in klasik ince belli çay bardağını bir kenara atıp çay içerken kullanılma amacını bir türlü anlayamadığım o çay bardağın tercih sebebini çözebilmiş değilim. 

    Bana göre ise bir ülkenin marka değerini bu tarz küçük unsurlar artırıp azaldığı için çay ve çay bardağı da üzerinde önemle durulması ve belli bir standarta kavuşturulması gereken bir konu. Bu konuyu Türkiye'de sanırım 2006 yılında gündeme ilk getiren kişi olan Bilgin Gökberk'i de anıp yazımı bu şekilde sonlandırıyorum.



21 Temmuz 2013 Pazar

GENÇLİK 3.0 SİYASET 1.0

     

     Gezi Parkı nedeniyle uzun bir süredir ara verdiğim bloguma bugün itibariyle geri dönüyorum. Yaklaşık 2 aydır ülkenin geleceği için büyük önem taşıyan olaylar esnasında reklam, pazarlama, iletişim, halkla ilişkiler gibi blogumun temel noktaları bana çok uzak ve anlamsız göründüğünden sizinle yazılarımı paylaşamadım. Geri dönüşümü müjdeleyen bu yazımda ise Gezi Parkı olaylarına bir iletişimci gözüyle kısaca değiniyor olacağım.

     31 Mayıs'tan beri her iki %50'lık kesim için de özellikle sosyal medya üzerinden hem çok güldüğüm, eğlendiğim hem de asla anlam veremeyeceğim pek çok paylaşım okudum. Tüm paylaşımlardan çıkardığım temel sonuç ülkemizin bugünkü siyasi anlayışının analog, gençliğin ise digital olduğu. Bu doğrultuda gençlik her konuda geri bildirim isterken tek taraflı iletişim onlar için anlamsız bir hale gelmiştir. Gençlik bir nevi pazarlama 3.0 iken siyaset henüz 1.0'dir. Özellikle gençliğin digital olma durumunun önümüzdeki 5-10 yıl içinde çok daha hızlı bir şekilde artacağı rahatlıkla öngörülebileceğinden ülkedeki tüm siyasi kurumların aynı birer marka gibi Y ve Z kuşaklarını anlamak için yoğun mesai harcaması gerekmekte. Bu mesai harcanmadığı takdirde ülkeyi hangi siyasi görüş yönetirse yönetsin Gezi Parkı benzeri olayların yaşanması büyük bir olasılık olacaktır.

19 Mayıs 2013 Pazar

DİGİTALDE FARKLILAŞMAK

   Videoyu izlediğimde evet yapmışlar dedim. Hem de günümüzde markaların online reklam uygulamalarıyla dikkat çekmelerinin çok zor olduğu bir dönemde.

   Corona bira en sık başvurulan online reklamlardan biri olan banner'lar arasından sıyrılmak ve kalabalık ekranlarda farkındalık yaratmak için oldukça başarılı bir iş ortaya çıkarmış:




4 Mayıs 2013 Cumartesi

LCW & DEFACTO

Paris Hilton Kimdir: Dünyanın en zengin kadınlarından biri.
Paris Hilton Ne Giyer: Lüks (bkz. tüm dünyanın magazin dergilerine)
Doğal olarak Paris Hilton Ne Giymez: Defacto

Arda Turan Kimdir: Şu anda en fazla para kazanan Türk futbolculardan biri.
Arda Turan Ne Giyer: Lüks (bkz. Türkiye'deki magazin dergilerine)
Doğal olarak Arda Turan Ne Giymez: Defacto

Mehmet Günsür Kimdir: Türkiye'nin en yakışıklı ve dizilerde bölüm başı en çok kazanan oyuncularından biri.
Mehmet Günsür Ne Giyer: Oldukça Şık Kıyafetler
Doğal olarak Mehmet Günsür Ne Giymez: LCW

Gülse Birsel Kimdir: Popüler kültürün Türkiye'deki en başarılı kadınlarından biri
Gülse Birsel Ne Giyer: Oldukça Şık Kıyafetler
Doğal olarak Gülse Birsel Ne Giymez: LCW

Peki bu işin doğrusu nedir?

Alp Kırşan ve Ezgi Mola Kimdir: Semi celebrity
Alp Kırşan ve Ezgi Mola Ne Giyer: (çoğunlukla) Lüks ve oldukça şık kıyafetler değil
Doğal olarak Alp Kırşan ve Ezgi Mola Ne Giyebilir: Defacto

Bu durumda tüketici üzerinde hangi ünlü daha etkili olur ve satışlara daha olumlu etki yapar? Semi celebrity olsa da Alp Kırşan ve Ezgi Mola.

Son söz: Marka için doğru ünlü kullanımı dışında, reklam çok kötü.